E-BİLET’E HAYIR!

image

“Duygusal sömürü ancak insanlar ortak arzularını, artık tek taraflı ele geçirilemeyecek nesnelere yönlendirmeyi başarabildiklerinde son bulur- yani şunu anladıklarında: Gerçek yarar, kişinin kendisi kadar başkalarının da o yararın sahibi olmasını dilemesine bağlıdır.”

Spinoza

İlk gittiğim maçı hatırlıyorum; evden “haftalık” harçlık aldığım zamanlar, biraz diretip bu kez parayı pazar değil de cuma sabahı alabilmişim. Sebebini henüz kimse bilmiyor, dilim lâl. Çünkü hem heyecanlı hem planladığım işe bir gizem katmanın keyfinde hem de yeniyetme bir gerilimdeyim. Çünkü o cuma günü Fenerbahçe – Galatasaray derbisi var ve hedefim o gün okuldan kaçıp maça gitmek. Hayatımda gideceğim ilk maçtı bu ve henüz ortaokul 2. sınıfta, 14 yaşında bir çocuktum.

Otoriteye 4 Gol

Üstümdeki “üniforma”nın bir kısmından kurtulup devletimin bana çizdiği zaman çizelgesini kırdım önce; gömlek ve kravatımı arkadaşımın çantasına koyup okuldan kaçtım. O saatlerde sivil olmam yasaktı ama “o saatlerde” sivil olmam kudretliydi. İyi geldi. Kadıköy’e bir trenle ulaştıktan sonra bilet aramaya başladım. Cebimdeki haftalığım kale arkasında maçı izlemeye yetecekti anca, üstelik biraz şanslı olursam stad köftesi ve ayran yer, bir de üstüne geri dönüş için yol paramı ayırırdım. Fakat risk almanın ve şartları zorlamanın çekici bir kaidesi vardır; madem yapıyorsun tam yap! Şansımı zorladım, yaklaşık 2 saat stad çevresinde dolaştıktan sonra asıl göz koyduğum tribüne gitme fırsatı buldum; eski maraton! Şimdi canlı yayın araçlarının konuşlandığı yerde, söylediğine göre “arkadaşlarını kalabalıkta kaybeden” bir adam elindeki 2 bileti gişe değerine satıyordu. Maraton biletinin gişe fiyatına bile param yetmediğinden duygusal bir pazarlığa giriştim o adamla; gri pantolonumu gösterip “okuldan kaçtım” cümlesine başvuruyor, yetmeyince “abi sen nerelisin?” muhabbetine dalmaya çalışıyordum. Büyüklerimden öğrendiğim tüm yolları bir başka büyüğü tavlamak için kullandım ve başardım. Cebimdeki bütün parayı çıkartırken avcumdan kayan bozuklukların bir kısmı kalabalıkta yere düştü. Eğilip aldım onları ve başımı kaldırdığımda bana uzanan kağıt parçası sanki cennete tek yön gidiş biletiydi; Fenerbahçe – Galatasaray, Maraton. Parmaklarımın arasındaydı bilet. Hayatımın en muzaffer ve mutlu anlarından biriydi o saniye. İnsanların coşkusu, sanki gökten Yunan tanrıları inse bölünmeyecek birliktelik, meşale kokusu ve karnımdan boğazıma kadar yükselen tanımlayamadığım basınç. Tutku. O gün okulu kıran, gömlek ve kravatını çıkartıp atan, bütün parasını bilete verip “tehlikeli” bir maça tek başına giren o ufaklık, otoriteye 3 gol atmıştı. 4. golüm ise uzatmaları bekliyordu ağlara kavuşmak için; maç çıkışında cebimde para yerine artık maddi karşılığı kalmayan bir maç bileti olduğundan trene kaçak bindim. Bunlar, 14 yaşındaki bir çocuk için büyük zaferlerdir. Ve çok daha büyük bir tecrübe; kitle kavramıyla o gün tanıştım ve o gün, benim kişisel yolculuğumda çok önemli bir rol oynadı. Benim gibi onbinlerce 14 yaş çocuğu bu şekilde maçlara girip kitle ve insanla tanıştı. O zamanlar güzeldi, Passolig’in, E-Bilet’in olmadığı zamanlar…

Taraftar – Seyirci Ayrımı

O günden çok önce Margaret Thatcher, 1979’de iktidara gelmişti İngiltere’de. Ve artık iyice kanıksadığımız neo-liberal politikaların adımlarını atarken işçi sınıfın en büyük toplanma yeri olan stadyumları da es geçmemişti. Ülkemizdekine benzer bir tabloyla, “Demir Leydi”nin partisi Muhafazakarlar’ın işçi sınıfıyla hiçbir ilgisi olmamıştı. Thatcher, sendika karşıtıydı ve işçi sınıfına güç ve hedef birliği veren her şeyi lanetliyordu. Ve üçüncüsü, bu kadının liderliğindeki Muhafazakar parti, tek önemli değerin para olduğu düşüncesiyle hareket ediyordu. Thatcher ve partisi, bugünkü “endüstriyel futbolun” temellerini atmak için kolları sıvadı ve “holiganizm” ile mücadele adı altında taraftar kavramına adeta savaş açıp “seyirci” kültürünü yarattı. Futbolla çok içli dışlı olmayanlara “taraftar-seyirci” ayrımını anlatmak zor olsa da birkaç cümle kurabilirim; taraftar, karşılıksız bir sevgi yaşadığı stadyumları, işyeri dışında bir sosyalleşme ve birliktelik alanı olarak görür. Seyirci içinse maçlar yalnızca bir haftasonu eğlencesidir ve sahadaki oyuncular onun “bilet parasının karşılığını” ödemekle yükümlüdür. Taraftar, omuz omuza olup hiçbir otoriteden korkmazken, seyircinin özgürlüğü cebindeki Passolig kartı ya da devlet büyüklerinin emirleriyle belirlenir. Taraftar 34. dakikada dilediği gibi bağırabilir fakat seyirci 34. dakikada “takımın sembol oyuncusunu” kötü bir pas attığı için ıslıklayıp alaşağı eder.

"Cehennemde Yan!"

image

Passolig’in çok benzeri birkaç yıl önce İtalya’da da uygulandı. Fakat tribünlerin boşalmasına yol açıp ardından sert taraftar protestolarını beraberinde getiren o meşhur kart “Tessera del Tifoso” 2012’de kaldırıldı. Bu noktada Thatcher öldükten sonra halkın dövizlere ve duvarlara yazdığı "Orospu Öldü" ve "Cehennemde Yan Maggie" cümleleri geliyor gözümün önüne. Bir de 14 yaşındaki çocukların stadyuma girişine imkan vermeyip taraftarları fişleyecek olan, tek bir bankaya hangi ihale usulü ile verildiği bilinmeyen ve baştan sonra özgürlük karşıtı olan e-bilet nam-ı diğer PassoLig var karşımda. Siyasilerden müzisyenlere, yazarlardan taraftarlara herkesin vaktinde tepki koyması gerek bu centilmenlik dışı harekete. Diyorum ki; bu maç böyle bitmez arkadaşlar, canını seven defansa gelsin!

Ot Dergi / Mayıs 014

Yabanca

güller birbirini eleştirirken camdan bakan annem 
tersyüz edilmiş çağındayız belki insanlığın 
benim ağzım senin yaralarında merhem ve sevdiğim kadınlar 
isa’yı ardından 5 kez bıçaklar, seninleyim meryem! 

jülieti sevmedim romeosuyla haspa ve hoppaydı baştan sona 
leyla bir çocuğu bırak iki dirhem süt bile vermedi mecnuna 
bu yüzden hırpalama sevdiğim ayaklarını sen, uzat balkonlar kıskansın 
tüyüne kibrit çakılmış kuşlar kıskansın göğüslerinle sen bak 
ne onursuz bir padişahsın 

çayımı içerim, suların bile buruk tadı saçların dökülmediyse içine 
zavallı böcekler cumhuriyetinde elinde sancağıyla ve kırılmış dişleri 
kudüsten buraya yol olmaz mı dersin ama babam da fay hatlarında 
ev kurmayı sever sen de bilirsin ve oğlun 
dünden bugüne kimseyi incitemedi 

anne, bir meryem sen değilsin, bir de başkası var 
onun da tenine vakitsiz atlar koşar, yaralı ağzıyla gökten kan tutar 
varislerim olursa belki kıçı kırık bir musa belki uzun ince ayşa 
onlara benden, iki meryemi çivilediğim birbirine 
bir güzel çarmıh kalır anca 

bu akşam pek hüzünlüydü gözlerime ulaşmadı bile yüreksuyum 
yoksunum şimdi bir trenin rayları silip götürmesinden 
dört telli bir çalgıdır yani şu tren yolu dedikleri de zaten, başka ne ki 
ya neşet ertaş ya david gilmour vurup durur gece gündüz 
değil miydi tanrıcılık dedikleri, dünyayı semerinde taşıyan bir öküz 

ah babam, ne benzerim ona kırılmak ve öfkelenmekte 
o tuzluğu sever limonsuz ruhuna dökmek için 
benim kalbimi silmeye bir elbezi yeter her yemekte 

güller yani, bırak birbirini yesin dursun anne 
senin halin gülün deldiği topraktan nice 

içimde kalmadı ne şiddet ne öfke, ben şimdi kendime bir iz bırakıp 
geliyorum çağları çağlayıp sana meryem! 
yatağı hazır et, suları soğut, iki sansürü sütleyip at memelerinden 

ne zaman belini tutsam, eğrilmiş sırtıyla yorgun ağlıyor annem 
elele dolaşsak caddelerde, kemikli bir avuçtur toz toprak elimde 
ve gözlerinde mezar böcekleri görüyorum bazen 

anla işte! karışıyor birbirine sen nerdesin nerde annem 

ben seni bu yüzden hiç gözlerim kapalı öpmedim öpemem 
meryem! 

2008

OMUZLARIMDA BİR AHMET ERHAN

image

(Vakit: 1999) Liseye yeni başlamışım, bir sevgilim var; hisli ve yürekli bir kız. Ahmet Kaya’yı öğretiyor bana ve Orhan Veli’yi. Başlıyorum dinlemeye ve okumaya. Bir gün Ahmet Kaya’nın bir şarkısında denk geldiğim cümleyle doğruluyorum hayatımda; “Bugün de ölmedim anne.” 
Bakıp öğreniyorum sonra, Ahmet Erhan diye buruk gülümseyen bir adamla karşılaşıyorum. Bir şairin işgaline uğrayan hayatım, bu fethedilmişlikten hayli memnun biçimde devam ediyor serüvenine. Sevgilime Ahmet Erhan dizeleri yazıp yolluyorum geceyarıları, Ahmet Erhan ilk aşkımın orta hakemi oluyor. Önce birbirimizi, sonra herkesi sevmeyi öğreniyoruz. Ve elbet fiyakalı acılar çekmeyi.


“Ama şu an ölmeye niyetim yok. Babamın yaşı 51’i geçmeye çalışıyorum… Babamın öldüğü yaşa az kaldı yani!”


(Vakit: 2013) Uyandığımda ışığı yanıp sönen telefonuma bakıyorum; Ankara’da yaşayan çok sevdiğim şair kardeşim Kerim Akbaş mesaj atmış; “…” Sadece üç nokta yazmış bana. O kadar. Çünkü Ahmet Erhan ölmüş. Üç noktayla haberim oluyor. Evet, ölmüş. Ömrüm, bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçiyor. Diğer bütün şairler, sevdiğim sevmediğim şiirler, ilk sevgilim ve ona şiir dizeleri atmama aracı olan ilk cep telefonum, o telefonun yeşil-soluk ışığı, solgun fotoğraflar, zamanla karanlıkta uyumaya alıştığım geceler, sönen lambam… Fiyakalı acılarımıza bir toplu iğneyle fotoğraf iliştirmemizi söylüyor bu sefer bize hayat. Diyor ki “Bu buruk gülümsemeyi hep ruhunda taşıdın, şimdi gömleğine iliştir Ahmet Abini!” 
Çok canım acıyor. Belki benimle birlikte, artık hayatın ayrı taslarına düşüp şaraba döndüğümüz ilk aşkım da ağlıyor o gün. Ahmet Abi’nin öldüğü gün.
“…
Dünyanın ölümünü gördüm, suyun toprağın
En yakın dostlarımın birer birer
Vakitsiz açan çiçeklerin, vakitli doğan çocukların
Ölümünü gördüm ama kimse
İnandıramaz beni öldüğüne sevgilerin!
Yaşam ki bir kum saatidir usulca akan
Dolan sevgilerimizdir biz boşaldıkca
Yaşımız biraz da sevgilerimizin akranıdır
Vereceğimiz tek şey budur dünyaya.
…”
Bunlar benim kişisel tarih notlarım. Mesafeli kalacak belki size, belki de ben göğsümü buruşturan hislerimi tam anlamıyla dökemeyeceğim şu an bu sayfaya. Ne yapalım, elden ne gelirse ona da şükür! Hatıralardan başlamalı belki ilkin, mesela şu; bir gece oturup dertlendiğimiz, biraz da içkiyi kaçırdığımız saatlerde mesaj atmıştım Ahmet Abi’ye. “Abi, senin şiirlerini okuyup biraz da içiyoruz. Saatler oldu, sen olmasan bu gece olmayacaktı! Doğum günün değil bugün ama iyi ki doğdun abi!” yazmıştım. Cevap atmıştı hemen; “Benim yerime de için kardeşim, bu aralar midem kötü pek içemiyorum. Çok da fazla kaçırmayın, yaşamak güzel…”

image


“…
Ölümü ve hayatı yan yana düşünmesini ne zaman öğrenir çocuklar?”


Büyük kederlerin çemberinde yer aldı Ahmet Erhan. Arkadaşları öldü, öldürüldü ve hatta bazıları da Sivas’ta ateşe verilip yakıldı. Hepsiyle aynı karelerde gülümsemişliği vardı vaktinde, sonra arkalarından acıyla şiirler yazdı. Fakat bütün bu ‘darbelerin’ arasından çıkan Ahmet Erhan, kederini asla ‘güzelliğin’ önüne koymadı. İki türlü açabiliriz bu cümleyi; birincisi en karamsar dizelerinde bile hüznü, şiiriyle besleyip olgunca koydu kâğıda. İkincisi; kimi şiirlerinde “Ölsem kimsenin umrunda olmayacak. / Öyleyse beni alnımdan öpsene toprak” derken başka şiirlerinde ise “Madem ki taşın taş olmaktan öte / bir umarı yok
Bir türkü söyle kadınım / Yürüsün dünyaya mutluluk” deyip yaşamayı kutsuyordu. Belki de doğru kelimeyi buldum; Ahmet Erhan, duyguları kutsayan bir şairdi. Ve bu kudretli eylemi hep tevazuu ile gerçekleştirdi. Asla bir ‘şairlik ceketi’ özleminde değildi çünkü erken yaşta yazmaya başladığı şiir, onun üstüne çoktandır oturmuştu. Bir de üstüne 12 Eylül ve sürekleri eklenince, nüfus kâğıdındaki adıyla ‘Erhan Bozkurt’, babası Ahmet İzzet’ten aldı adını; Ahmet Erhan… Kendi deyişiyle ise şöyle;
“…
Buyrun, ben Ahmet Erhan
Bir kilo beşyüz gram gelmiş tartıda, doğduğu zaman
Dört ablanın ardından horoz çükü kadar bir oğlan
Doktorlar ve hemşireler arasında bahis salgını:
Yaşar mı yaşamaz mı, şu er ve han
Üç ayda topaç, dört ayda gülle gibi olmuş
Daha doğumda ağlamayı ertelemiş hinlikten
Ati ömrüne saklamış
Bütün lohusaların sütü ona akmış, rivayet o ki
Şımarıklığı bundan
Hoca, bu demiş ya katil olur ya büyük adam
İkisinin arasında zati bir soğan zarı
Doğa kanunu kurt kapanı
Kapanın elinde kalmış dört mevsim diken…
…”
Adanademirspor’da futbolcu Ahmet Erhan, Türkçe öğretmeni Ahmet Erhan, şair Ahmet Erhan… Vaktinde Fatih Terim’le aynı takımda top koştururken, Adıyaman maçında rakip sağ bek kaval kemiğini kırar Ahmet Erhan’ın ve onu şairin deyimiyle ‘şiire deplase eder’. “Küsme huyum vardır benim, futbola küstüm ben” diyordu bir röportajında. Küskün bir ağabeydi o, “…anla, tek yasal sloganın şu olduğunu: / tek yol ölüm!” diyordu sanki ayağı kırık bir atın ölümünü bekleyişi gibi. Ama ironi burada; koşup durdu ayağı kırık da olsa! Belki de en zor madene, şiire gömülmekte bulmuştu bu küskün mizacı ayakta tutmanın yolunu. Bu yüzden bu yazı ‘Ahmet Erhan Şiiri’ üzerine değil; sadece mizaçların çarpışması. O ve ben. Böylesi makbul geliyor şimdilik bana. Ahmet Abi, “Bir yengeç gibi sar bedenimi / Sonra istersen kayalara bırak / Yırt at cebindeki o şiirleri / Yazılan yazıldı çoktan, okuyan okudu”  dese de sonsuza dek sürecek bir şiir duruyor karşımızda. Okunacak, yazılacak ve zaman boyunca uzayacak. Adı: Erhan Bozkurt. Adı: Ahmet Erhan.


“Ah benim evcil kalbim
Artık “hayır” demeyi de öğrendi”


(Zaman: Şimdi) Öğrendik Abi “Hayır” demeyi ama ölümü ve hayatı yan yana düşünmekte zorlanıyoruz biraz. Meşhur şarkı sözlerinde senin dizelerinle duygulananların seni bilmeyişine içerliyoruz. Dudağına değen suyun pınarına gidip teşekkür etmeyenlere güceniyoruz Abi. Bu vakte kadar ilham aldığımız şiirlerini daha bir genişletip açmanın arifesi bu. Ve seni okuyup kursağımızda üzümü ekşittiğimiz gecelerde yine sana mesaj atacaktır bu çocuklar. Ama bu kez onlar diyecek sana “Abi, yaşamak güzel, iyi ki varsın!” diye. Ve ellerimizde yükselen tabutun toprağa bırakılmayacak. Çünkü sen daha iyi bilirsin ki usta, bazı tabutlar sonsuza dek elden ele taşınır da, asla toprağa gömülmez! 

11 Ağustos 2013 - Akşam 

cemal bu isim ne anlatıyor çok fazla benzetiyorum sizi cemal e cemal süreya ya

bana çok yol göstermiştir vaktinde. büyüktür. teşekkür ederim.

Birinde kalmak isterken hep gidişim bir son bulsun istiyorum. Bir çıkış yolu, bu huzursuzluğumu atacak bir şey arıyorum ama bilmiyorum nasıl başaracağım. Belki bana yardım edersin. Neden kimseye ikinci şansı vermeden hayatımdan çıkarmak istiyorum? Neden herkes yanlış gibi geliyor. Aralarındaki doğruyu benim bu tavrım yüzünden mi görmüyorum yoksa doğruya giden yolda bunca yanlış normal mi? Bana yardım et. Bir şeyler söyle, lütfen.

henüz acılara doymamışsın sanırım. kınamayla söylemiyorum bunu. insanlar bir yerde yorulur ve bir noktaya bağlarlar kendilerini. sonra hayat biter. hayatın devam ediyor kısacası bence. sorun yok. içine düşeceğin insanı bilemez, tahmin edemezsin. bir gün düşüverirsin, o kadar.

rlerin anlasilmaz ilk seferde evet ama onları okutan da bu değil mi?cok tanrıli sulari elimizden dusurmeyip sağda solda unuttugumuzdan; her buldugumuzda yeni şeyler kapmak, her dizeden farkli yasanmislik çıkarmak ve sirf birinin seninle bir zamanlar aynı şeyler hissettigini bilmis olmak bile o kişinin hayatında yer edinmesini sagliyor. Hayatımizda yerin var kaan. Seninle dolan boşluklar,eksik yalnızlıklarimiz var. Canseverle sohbet etmek istemisimdir hep,çay icmek. Bir de sen varsın simdi.

öyle mutlu etti ki söylediklerin, bir yerlerde gerçek anlamıyla var olabilmek bu sanırım. ya da yok olabilmek. her neyse. her kimsen, çok teşekkür ederim sana.

tren olsam metal yorgunluğundan hurdaya kaldırılırdım, insan olduğum için sıkça acı çekiyor ve bazen umut ediyorum.
kaan koç (via kuslarlahasbihal)

icguveysindeniclice:

Kaan Koç’un Soma için yazdığı bir şiirden bir dize,
Günberk Gülderen’in çizimi ile.

fazla doğru cümleler… bir ara Pessoa’dan okumuşum.

kimseninbacisi:

Ot dergi - Kaan Koç

kimseninbacisi:

Ot dergi - Kaan Koç