TURGUT UYAR’IN DİZELERİ MİYİZ?

TURGUT UYAR’IN DİZELERİ MİYİZ?

Yasaklanan Youtube’da eski bir Trt kaydı izledim; İsmet Özel, Turgut Uyar’ın “Terziler Geldiler” adlı o harikulade şiirini okumadan önce birkaç açıklamaya başvuruyordu. Orada değindiği konulardan biri Uyar ile aralarında geçen bir hatıraydı. “Halbuki dergi çıkartmamız nafile” diyordu ona telefonun ucundaki Turgut Uyar, “birbirimize mektup yazsak aynı işi görecek.”


ÇİĞ MODA


Ezelden beri edebiyatın iki ürünü satmaz; edebiyat dergileri ve şiir kitapları. “Niçin satmıyor?” diye yakınmanın klişeliğine düşmeden soruyu biraz değiştirmeli; dergi ve şiir kitaplarına ilgi göstermeyenler kim? Onca yıldır bu sorunun muhatabı sessiz ve saklıydı. Darbe dönemlerinde şiir yine bayrağı taşımış olsa da, duvarlara  “Hasan Hüseyin’in Dizeleriyiz” yazılmamış, şiir dizeleri deyim yerindeyse “sokak modası” haline getirilmemişti. Birkaç defa batıp tekrar çıkan meşhur Papirüs’ün bir sayısı öncekilere göre biraz fazla satınca endişelenip “acaba bu sayı yanlış bir şey mi yaptık da fazla sattı?” diye soran Cemal Süreya’yı hatırlayıp konuya devam etmeli bu noktada. Dizelerin modalaşmasıyla elbet kirlilik de geldi; misal önce Can Yücel sonra Cemal Süreya “trend” oldu ve sonra da onlara ait olmayan hayli uyduruk dizeler o imzalarla paylaşılır oldu. Cehalete bulanmış dikkatsizlikle elbet bir şair lekelenmez fakat şiire yeni merak salanların bu çiğ modaya maruz kalınca uğrayacağı yan etkileri kim çözecek? “Üstünü açma üşütürsün diyeceğine kalbini açma üzülürsün deseydin anne” gibi dizelerin altına Cemal Süreya imzası atılıyor ve bunlar zevkle paylaşılıyor günümüzde. Hem de duvarlara “Turgut Uyar’ın Dizeleriyiz” yazan bir nesil tarafından…


MUHATAP; SAHTE ADRES


Hepimizin Turgut Uyar’ın dizeleri olamadığı kesin. Şiirin muhatabı bilhassa Gezi’yle birlikte ortaya çıkma cüretini gösterdi. Ama edebiyat dergileri ve şiir kitaplarının hayatta kalabilmesinde düne göre değişen bir şey yok; raflarda çok satan aynı “ucuz” kitaplar, kendini döndüremeyip her ay matbaalara borçlanan edebiyat dergileri ve birkaç kitabını çoktan yayınlamış çoğu iyi şairin bile yeni kitabını yayınlatmak için yayınevine “maddi destek” verme zorunluluğu. Tüm uyuşmazlıkları ve mağlubiyetlerini dizelere döken birini düşünün; şiirleri “kabul görmüş” ama ona gelen kitap teklifi şöyle; “biliyorsun şiir satmıyor, 2.000 lira destekte bulunursan kitabını gururla basarız!” Turgut Uyar’ın dizeleri olmakla övünenler nerede? Nerede sosyal ağlarda takipçi kazanmak için dizelere sarılanlar? Aşık olduğu Leyla’yı tavlamak için Orhan Veli’den bir dizeyi mesaj atan Mecnunlar nerede? Muhatap; vazoda uğultu, meydanda arazi, kitapta boş sayfa. Muhatap; moda takipçisi. Muhatap, Turgut Uyar’ın dediği gibi bir nevi; okuyucuya ve dünyaya gönderilen birer mektup olan o edebiyat dergileri ve şiirler hep sahibine geri dönüyor. Muhatap; sahte adres.


ÖLÜ AT

İsmet Özel’in o programda okuduğu Turgut Uyar şiirinin ufak bir kısmı şöyleydi işte; "Ey artık ölmüş olan at! -dediler- / Senin eyerin ne güzeldi” O şiirde övülüp durulan bir ölü at vardı; ahali, o ata öldükten sonra sarılıyordu. O şiirde bir atın yüzü, koşuşu, kuyruğu ve her şeyinin güzelliği ancak ölümünden sonra hatırlanıyordu. O atlar işte ey okuyucu, şimdi senin önünde can veriyor. Ölsün ki göresin. Ölsün ki anlaşılsın. Bir şair ya da bir at, bir dergi ya da bir kitap ölmekten o kadar da şikayetçi değil. Asıl soru; okuyucu o atları öldürmeden koştursaydı, şimdi halk nerede olurdu?

9 nisan 2014 / Karşı 

KAZMA ERKEKLER CUMHURİYETİ

KAZMA ERKEKLER CUMHURİYETİ

Üç spor dalı denedim ve üçünde de başarısız oldum: basketbol, voleybol ve futbol. Üst düzey bir yetenek değildim hiçbir zaman ama sıradışı işler yaptığım doğrudur. Sınırlı insanın yapabileceği tek şey budur zaten; ara sıra şaşırtıp izleyicilerin aklına “ulan acaba?” sorusunu düşürmek. Futbol, sırıkla atlama ya da sırıksız atlama olan aşkta hep aynıdır kural; terse yatıramıyorsan kendin terse yat, şaşırt. O zaman işler rayında yürür, en azından bir süre. Benim de sıradışı terse yatmalarım başlarda hep iyiydi ama o yöntemin tehlikesini tahmin edemedim, hayat devreye giriyordu bir yerde; aşk, ayrılık, okul ve ölüm şeklinde…

İlkin basketbol; dedemin o zamanlar servis şoförlüğünü yaptığı bir özel okulun takımına dışardan eklemlenip zengin çocukların arasına kuzeminin verdiği eski Reebok’larla karışıyordum. Ama onlar kadar yükseğe sıçrayamıyordum hiçbir zaman, olmadı. Ya bir süre sonra kundura boyasıyla boyayıp mahvolmasına yol açtığım 2. el ayakkabılarımda ya da ötekilerin hayatında bir bok vardı. Yine de kârlıydık; dedemin takım hocasıyla ense-tokat ilişkisi sayesinde eve defalarca her boydan takım eşofmanı geldi. Akşamüstleri sokağa o özel okulun eşofmanıyla çıkıp aslında mahalle okulunda okuduğumu bilmeyen kızlara hava atıyordum. Akşam olunca da elimizde çekirdekle ananem, dedem ve ben aynı açık mavi eşofman takımını giyip Bizimkiler’i seyrediyorduk. Nazar boncuğu gibi baştan aşağıya bebek mavisi giyinmiş bir üçlü; İstek Vakfı yazıyordu her yerimizde. Ananem, dedem ve ben; Metin, Ali, Feyyaz gibiydik…

TOP PATLADI

Arabeski keselim; basketbol kariyerim orta sona kadar sürdü. “Gelecek vaad eden” bir oyuncu olmayı başarmıştım ama sınavlara hazırlık için dersaneye gitmem gerekiyordu. Kayıt günü ben arabada beklerken babam çıkıp geldi ve müdürün “kat’a olmaz, sporu bırakıp derslere yönelecek!” dediğini iletti. O gün bitti basketbol fakat okulun beton bahçesinde filizlenen yeni bir aşk vardı; voleybol ve Gaye. Gaye, bembeyaz ve çok narin bir kızdı. Sık sık bakışıyor, birbirimize pas atıyorduk. Ama okulun bahçesinde voleybol filesi, Gaye’yle bizim aramızda da sözlü bir iletişim yoktu. Bir bomba gibi savruluyordu voleybol topu 3-5 kişinin arasında ve yıllar sonra bir gün o top patladı; Gaye ölmüştü meğer. “LİSE BİRİNCİSİ GAYE DE ŞOFBEN KURBANI!” yazıyordu manşette. Pekçok başka güzelliği olan bir insanı bu sözlerle uğurluyorlar işte; lise başarısı! Başka bir sıfat bulma zahmetine girmiyor gazete başlıkları; “kız okulda iyiymiş abi, lise birincisi yaz gitsin, nasıl olsa ölmüş ya!” Evet, başarılı bir öğrenci olmuş ama şofbenden sızacak gazı hesaba katamayıp duşta yere yığılmıştı Gaye. Bu haberi okuduğumda defalarca rast gelip zevkle izlediğim aynı kareyi o an kederle gördüm; bir kuş tüyünün havada süzüle süzüle yere düşüşü… Bir gün attığım top yanlışlıkla kafasına gelince bayılan Gaye’nin canı küvete çarptığında çok yanmış olmalıydı. Bir baygınlıktı belki de yine; beyaz ve narin kız her masal kahramanı gibi derin uykulardaydı artık.

TEK KİŞİLİK TRİBÜN

Hülasa konuşmayı beceremeyen biri olduğumdan, o sıralar hayatta olan ve öleceğini hiç aklıma getirmediğim Gaye’yle de iletişim kuramadım. Sadece bir gün ceketimin iç cebinde bir aşk notu buldum ve gizli itirafçının hep o olduğunu hayal ettim. Sessizce bitti ortaokul yılları, mezun olup bana “basketbol kariyerime” mal olan sınavları kazandım ve gazetelerde manşet değeri olabilecek bir liseye başladım. Artık liseliydim ve hayatın altın kaidesi karşımdaydı; liseliler aşık olur kardeşim, aşık olacaksın! İyi de kız nerede? Cevapladım kendimi; “mahalleden biriyle çıkan en yakın arkadaşına sor, sana hemen ara ara kaçamak bakışlar attığın Ç hanımı ayarlasınlar.” Senaryo tuttu, iş ciddileşti; kısa süre sonra bir parkta Ç hanımla aynı banktayız. Suratına bakamıyorum, ateş nöbetinde bir erkeğim yanında. O tatilden yeni gelmiş ve bir kolunu masa tenisi oynarken düşüp kırmış, kolu alçıda; bense ilk defa bir kızla baş başa paramparçayım. O kırılıp parçalanma halimiz bir futbol alemine dönüştü 3-4 sene boyunca; evinin hemen karşısındaki halı saha tek mekanımdı artık. Orada oturup çekirdek yiyorum, cep telefonumdan onu düşündüğümü ifade etmek için 1 kere çaldırıp kapatıyorum sonra Ç hanım mutfak camına çıktığında birbirimize gülümsüyoruz. O yıllarda günde 3-4 maç yapıyordum o sahada; adam eksik olan her maça girip Eric Cantona havasında vuruyorum toplara. Çünkü o mutfak camında beni izliyor oynarken; altımda bana hediye aldığı Fenerbahçe şortu, şortun fermuarlı arka cebinde Ç hanımın vesikalık fotoğrafı. Futboldaki başarısızlığımın sebebi de gün gibi ortada; Ç hanım! Aklım hep tek kişilik tribünümdeydi çünkü, çünkü forvet oynayan benim için gol atmak demek topu ağlara yollamak değil de Ç’nin camdan sokağa devrilen saçlarını görebilmekti. Ama her maç gibi o müsabaka da gün geldi son düdüğü çaldı ve halı sahayı yıkıp hayallerimin üstüne site yaptılar, birileri ilk aşkımın üstünde oturuyor şimdi. Ç hanım semtimizi terk edip ayrı eve çıktı, ben yine takımdan ayrı düz koşuya başladım. Artık izlemediği halı saha maçlarımda bir türlü parçalanmayan o aynı vicdansız lacivert şortla şiire koşar oldum. Çünkü hayata, kendime ve bu hikayelerdeki herkese çok kırgındım. Bu sitem ve öfke beni ya şair edecekti ya zalim; ilkinde durdum ve zalimliği seçenleri de gözünden tanır oldum. Futbol ve sanatta tutunamayan adamlar hep aynıdır; ya ömür boyu ha bire kendi kalplerini kırıyorlar ya da “bir milletin amına” acımasızca koyuyorlar.

Mart 2014 / OT Dergi

telefona okudum yine

MAZLUMLARIN KAFASINI KESMELİ Mİ?

image

Metrobüsteyim. Araç, Zincirlikuyu aktarması için hızla yol alırken elimdeki kitabı okuyorum; Cioran – Tarih ve Ütopya. Cioran’ı daha önce okumamış olabilirsiniz, pek popüler bir dahi değil. Kısaca tanıtmak gerekirse “İnsan türü ancak kendini mahvedene hayran olur” diyen bir adam. “En büyük zalimler, kafası kesilmemiş mazlumlardan çıkar” diyen bir kahin. Bana, alıntıladığım ilk cümlesiyle saygı duruşu yaptıran; ikincisiyle de “acaba şimdinin mazlumlarından yarının azılı zalimleri mi doğacak?” diye sorduran bir elektro şok Cioran.

HALKIN DAVASI

Şiir okuduğu için hapse giren mazlumlar şimdi barbarlığın salonlarında parmaklarındaki kan ve soygunu yalıyor. Hem çaresizlik hem de bu canavarca güç zevk veriyor onlara; afiyetteler! Öte yanda içi çok sık kullanıp boşaltımış bir kavram var; halk. Diğer yanda metrobüs. Metrobüs gidiyor Zincirlikuyu’ya doğru. Halkımız ve ben oturuyoruz yan yana. Cioran’la göz gözeyim Tarih ve Ütopya’da; “Halka acımak yararsızdır: davası çaresizdir. Uluslar ve imparatorluklar, halkın, aleti olduğu büyük haksızlıklara yaltaklanmasıyla kurulur. Onu horgörmeyen tek bir devlet başkanı ya da fatih yoktur; ama bu horgörüyü kabullenir ve bununla geçinir.” Bunalıp bir an kafamı çeviriyorum camdan dışarı; dışarda tertemiz suratıyla bahar, insanları aşka ve tebessüme çağırıyor. Sus diyorum, susmuyor ne satırlar ne de bahar. “Halk, başkaldırdığındaysa eskilerden daha dehşet verici olan yeni despotlara koşmak için yapar bunu.” Anladık, Lut’tan Everest’e kadar haklısın, sus! Kitabın kapağını kapatıp köprüyü geçmekte olan aracın içini inceliyorum; her yerde reklamlar var. Elektronik bir pano, tutma yerleri, az ilerde oturan güzel kızın çantasındaki devasa logo, bir kadının yünlerini doldurduğu karton torbanın üstü ve zihnimiz. Twitter değil, kökü kazınan şey zihnimiz. Ne iyi diyorum, gökyüzüne reklam alınamıyor. Göğün kökü kazınamıyor. Göğe dalıyorum…

KÜSTAHLIK HAKKI

Aktarma için Zincirlikuyu’da yeni aracı beklerken halkımız birbirinin suratına değil gülümsemek bakmıyor bile. Fakat yeni araç geldiğinde iş değişiyor işte; herkes birbirine daha yakın artık! Bizi tanımayan birine ülkemizin genetik özelliklerini anlatmak isterseniz ilk durağınız Zincirlikuyu metrobüs durağı olsun; koltuk kavgamızın başyapıtı her gün orada sıfırdan çiziliyor. Sağ yanımdan bir kalça, sırtımda tanımadığım birinin dirseği ve birkaç saniye sonra karşımda ikiye bölünmüş halk; ayaktaki halk asabi ve üzgün, oturmayı başaranlar muzaffer! İktidara karşı Cioran’a sığınıyorum. Cioran, konuş… “Halkın tek lüksü devrim olduğundan, gözü kapalı atılır buna; kendine bazı yararlar sağlamak ya da bahtını düzeltmek için falan değil, kendisi de küstahça davranma hakkına kavuşsun diye.”

Bu cümleyi okurken Okmeydanı durağında duruyor metrobüs, Bu cümleyi okuyup kendi kendime “yani kanı çok akan, berbat bir kış geçiren bu mazlum halk yeni zalimler mi doğuracak? Kesin bilgi mi Cioran?” derken Berkin’in durağına gelmişiz. Açılan kapının sesiyle irkilip yeni binenlere bakıyorum ve karşılaştığım manzara unutulmayacak bir cevap oluyor bana; genç bir anne biniyor, göğsünde esmer bir bebek. Bebek başını çeviriyor, göz göze geliyoruz ve kederimi temizler gibi bilgece gülümsüyor bana. Kitabı montumun iç cebine sıkıştırıp o gözlere, bebeğin yüzündeki göğe tutunuyorum…

22.03.2014   / Karşı Gazete

BURUK TEBESSÜM

Tekin abi 30’lu yaşlarda biri. Uzun, zayıf, sürekli yüzünde tebessüm tutan ve içtiğimiz çayların parasını ödeyecekken “boşver sonra verirsiniz” diyen bir esnaf. Mekanında çok güzel şarkılar çalan, “abi bir Neşet baba açsana ya” deyince bizi hiç kırmayıp kederimize ortak olan ve neredeyse eşi dostu hariç hiç iş yapmayan dükkanını her gün vaktinde açıp kapayan biri. Tekin abi iyi biri kısaca. Bir gün onunla dükkanın önünde çayı buğulandırıp sohbet ederken yandaki berber dükkanı içime iki dize düşürüverdi; “berberler sokağında bir akşamüstü / tarak makası kesti!” dedim içimden…

Tarak Makası Keser

2012’nin yaz aylarıydı o dizeyi düşündüğümde. Sonra bir gece oturup o bulduğum dizeden bir şiir yazdım ama olmadı. Neden olmadığını bir yıl sonra anladım, daha doğrusu o dizenin şiiri tam 1 yıl sonra başladı. Gezi’ye yapılan hain baskının hemen ertesindeki meşhur Harbiye gecesindeydim. Ortamı ve yaşananları anlatmaya gerek yok. Fakat o ilk gece, bana “gün olur tarak makası keser” dedirten 2 olayı anlatmak zorundayım. İlki, bir gaz bulutunda kaybolan insanlar, birbirlerinin avcuna pek şiirsel biçimde süt döküyorken karşılaştığım bir simaydı; Tekin abi. Tekin abi -o iş yapmayan dükkanına sürekli gelen- 3 arkadaşıyla birlikte olduğum yere doğru yürüyordu. Sırtında koca bir sırt çantası, suratında sanki toplumsal bir sorumlulukmuş gibi taşıdığı gülümsemesi ve ürkek heyecanıyla yürüyordu Tekin abi. Hemen yanına gittik arkadaşlarla. Gülümsemesi gururlandı bizi görünce, hemen limon uzattı ama “abi” dedim “limonu iyi ekmeği uzat.” 5-6 saniye gülebildik çünkü 5-6 saniyede sağa sola 5-6 bomba düşebiliyordu o sıra. O ara geri çekilen kalabalığın aksine, yeni gelen Tekin abi hızla otelin önüne doğru çıktı ama çıkmasıyla dönmesi birkaç dakika sürmüştü. Gözleri kıpkırmızı, ağzı burnu akmış halde bir buharlı tren gibi öksürüyordu. İki şey değişmemişti fakat; o gün bana taze çayından ikram ederkenki nazikliği ve doğuştan gelen tertemiz gülümseyişi. Tekin abi tebessümle “of çok fena Kaan!” dedi. Tekin abi her şeyi tebessümle söylüyordu zaten.

Betona Merhamet

O tebessümün dışında tarağın makasa direnişine bir diğer örnek de tastamam betonarmeydi. Betonarmeydi diyorum çünkü yine aynı gece barikat yapmak için beton saksılıklardan birini kırmak üzere havaya kaldıran bir çocuk, beklemediği bir tepkiyle karşılaşıyordu. Yakındaki insanlar “kırma, ne kırıyorsun çiçekliği!” diye bağırmaya başladığında ben o kadar şaşırdım ki, tüm vücudumun ürperdiğini ve göğsümün ferahladığını hatırlıyorum. Hayatını cebine koyup gelen insanlar, o gün betonlara da çiçeklere de merhamet gösterdi. Ve ben insanoğluna ilk kez bu kadar inandım. Tekin abinin gülümseyişine inandım. O kırılamayan saksıdaki çiçeğin bereketine inandım. Tarağın bir gün makası kesebileceğine inandım. Oğlunu toprağa koyan babaların ilk cümlesindeki kudrete inandım. Ekmeğin kanla, hayatın seçim arabalarıyla ve insanın insanla değiştirildiği bu çağda ne gariptir ki yüzümde Tekin abininkini andıran bir buruk tebessümle kalakaldım.

15.03.2014 / Karşı Gazete

KRALIN GEMİSİ: ÖZGÜR OLDUĞUNDA MARMARA

image

Rimbaud ve Lautreamont geçiyor aklımdan sık sık; sık sık satırların altını çiziyorum, Elimde Cenk Taner’in yeni kitabı var; Özgür Olduğunda Marmara… O kitapta altını ilk çizdiğim bölümü buraya not düşmek iki bakımdan aydınlatır bizi şimdi: Hem kitaptaki serüvenim ortaya çıkar hem de siz, neden o iki dehşetli şairi sayıkladığımı anlarsınız.

"İçinde yensin yenilsin binlerce savaşçının hikâyesi. Ki yenmek ve yenilmek barışın söylemidir. Bir savaşçı ne yener ne yenilir. Hem yener hem yenilir. Çünkü karanlık ovada günden sonra gece gelir. Ve yanan meşalelerle saldırır ordular. Burada kan yok, koku, sadece koku. Tenlerin aynı kokusu. Yatakta ve barışta değil, yatakta ve savaşta!"

Evine Dönen Ozan

image

Kısa ve şiirsel metinlerden oluşan kitapta Cenk Taner, gerçek anlamıyla bir kaptan gibi davranıyor. Kadıköy’e kıyısı olan ozan, hem tarihten ünlü kişileri hem de günlük hayatındaki arkadaşlarını aynı güvertede topluyor sanki. Güverte diyorum kitapta yaratılan ortama, çünkü Cenk Taner’in yazdığı her cümle gerek düşünsel gerek kelime tercihleri olarak tamamen vatansız. Bütün kara parçalarını, sınır ya da devlet kayıtlarını tanımazdan geliyor kitap; adıyla müsemma Özgür Olduğunda Marmara. En başta dediğim gibi; tıpkı Rimbaud gibi kendi özyaşamını rafa kaldırıp, çağların içindeki bir insan olarak tüm serüvenimizin temsil ve sözcülüğünü yapıyor yazar. Ve Lautreamont gibi tastamam serbest bırakıyor bilinçaltındaki cümleleri. Bir yazarın bunu başarabilmesi aslında çok zordur; edebiyatın köhnemiş birçok disiplininden sıyrılıp otosansür ve kabul görme gösterisine uğramamak için kişinin kendi biricik hayatını elinin tersiyle itip evrene dönmesi gerekir. Cenk Taner, her ozan gibi evine dönüyor, evrene.

Dipteki Sandık

Kaptan, kitaptaki kurguda önce kendi “türünden” gördüğü tarihsel kişileri ve okuyucuyu yanına alıp onlarla konuşuyor. Bu ilk limandan sonra kalkan gemi, kurgunun 2. basamağına varıyor; Kadıköy ve Cenk Taner’in deyimiyle kendi krallığı. Bu krallıkta geçen süre boyunca okuyucu yazarla birlikte daha dar ve kuytu hikayelere uğrayıp bilhassa bu krallıktaki dostlarıyla tanışıyor Cenk Taner’in. Tıpkı bir tahtırevalli gibi; ilk limanda türdeşliği kuran yazarken, ikinci limanda okuyucu yazarın peşinden sürüklenip onun hikayesine kendini yerleştiriyor. Önce evrensel ve tarihsel bir serbest uçuş sonra yazarın özyaşamına giriş. Tıpkı Marmara gibi; iki akıntı farklı yönlere aynı kimyayla ulaşıyor.

"Ve düşündüğünde anlayacaksın ki, ‘sen’ onlardan ödünç aldığın gözlerle bakıyorsun. Ödünç alınmış gözler, ödünç alınmış sözler, ödünç alınmış aşklar. Ama hepsi ilk günki gibi, yeni ve bir ustalığa acemi."

Bu iki basamaktan sonra son bir gizli bölüm daha var kitapta; dipteki sandık. Oraya varıldığında Cenk Taner’in dili iyice değişip yerini Kafkaesk bir anlatıma bırakıyor. Ve burada okuyucuya 2 seçenek kalıyor; kitabın ya en çok bu kısmını sevmek ya da anlatımdan yorulup geride kalmak. Yazar, kendi krallığının sandığına ulaşacak kişilerin belli bir sınırı aşmalarını şart koşuyor gibi. Kaptan, tayfayı sınıyor. Su ısınıyor. Binmek isteyen için tek bir şart var; giysileri çıkartmak.

12.03.2014 / Karşı Gazete

KIŞ BİTİYOR BERKİN

Saatlerdir önümdeki sayfaya bakıyorum; bomboş bir kağıt parçası. İlk kez hayatımda bir boş kağıda bu kadar uzun süredir bakıyorum. Öyle ya da böyle, bir ya da iki kelime düşerdi ama bu kez hayır, olmuyor. Çünkü neye neresinden başlayacağımı artık bulamıyorum; bir yerde aylardır uykuda olan bir çocuk, diğer yanda ise sinema filmlerini ve internet sitelerini yasaklayan, şiir dizelerini kitaplarda sansürleyen bir adam var. Çocuk nefes alamıyor, komada; adamın keyfi yerinde, durmadan televizyonda yalan söylüyor. Çocuk karanlık düşlerde, adam kalabalık meydanlarda. Çocuk bakkala çıktığında, almak istediği ekmeğin tatlı yerinden bir lokma değil gaz fişeği yemişti kafasına. Adam ise o çocuğun cebinde olması gereken parayı yiyor. Adam bütün çocukların cep harçlıklarını, kitaplarını, şiirlerini ve ekmeklerini mideye indiriyor. Adam, çocukları yiyor. Çocuğun babası bitkin, adamın çocuğu zengin…

Hevsel’in Kuşları

O çocuk, Berkin, hala uykuda. Ne değişir değil mi; meşhur sözdeki gibi 1 kişinin ölümü trajediyken milyonların ölümü sadece istatistik oluyor modern çağda. Trajedilere sırt dönebiliyoruz çünkü artık hepimiz çok daha hızlı ölüyoruz. Berkin, hala komada. Geçti diyoruz, kış bitti Berkin, uyan. Olmuyor, bir çocuğu derin uykusundan uyandıramıyoruz. Uyanmıyor, çünkü kışın geçmediğini biliyor. Yalanlarımıza kanmıyor Berkin; haberi var Hevsel Bahçeleri’ne dalmak üzere dişlerini bileyen Toki makinalarından. Biliyor, 180’den fazla kuş türünün yaşadığı o cennet bahçesinin kısa bir süre sonra beton kalıplara dönüşeceğini. Kuşlar geceleri gizlice gelip Berkin’e fısıldıyor olmalı; “bizi öldürmeye geliyorlar Berkin!” Bizi biçimsiz binalara, sakat davalara, benzine ve borsaya, bizi birbirimizin önyargılarına hapsediyorlar Berkin. Yetmiyor, başta dillerine zincir vuranlar, işler biraz değişince ölülerin üstünden reyting almaya kalkışıyor. Ölülerimize de göz dikiyorlar Berkin. Ama kış bitti bitiyor, yine de inanalım buna. Yazı beklerken sayımız azalıyor olsa da…

Kağıdın Namusu

Bakıyorum saatlerdir; önümde bomboş bir sayfa. Hala hiçbir satır yazılmamış, duruyor. Anlatılması imkansız bir hikayenin tek suçlusu gibi karşımda. Yazmak istediklerimin kederine ve hikayemizin çirkinliğine uğramamak için beni reddediyor ya da. Kağıdın namusuna bir kez daha inanıyorum. Çocukların önünde duran kağıtlarda hep aynı çizim var; iki tepe, bir dağ yolu ve tepede gülümseyen bir güneş. Adamın karşısında, kirli sayfalarını banknota çevirebilen sihirbaz gazeteciler. Benim önümde de şu sorunun cevabını bulana dek bomboş kalacak bir sayfa; bir çocuğun uykusu niye bu kadar uzun sürer?

08.03.2014 / Karşı Gazete

Sabri Ugan, bugünkü Isınma Turu yayınında Ot’a yazdığım Fevzi yazısını okuyor… Dinlerken, kendi yazımdan çok daha fazlasını hissettim, gördüm içimde. Yazıya can vermek bu kısaca.

(yazı linki: http://kaankoc.tumblr.com/post/75278505190/en-kotu-pas-en-uzun-gol-13-yil )

BAŞBAKANA ŞİİRLER

Şair Allen Ginsberg 17 Ocak 1956 günü, cebindeki 2 dolar 27 sentle meşhur “Amerika her şeyimi verdim sana, şimdi bir hiçim” diye başlayan şiirini yazıyordu. Yazıldığı dönemi anlatmakla sınırlı kalmayıp devlet ve halk arasındaki zulmü anlatan bir şiirdi o. “Amerika, kitaplıkların niçin gözyaşı ile dolu?” diye soran Ginsberg, kızılderili katliamından Rusya politikalarına, savaştan çiçek çocuklara her şeyi kederle düşürüyordu dizelerine. Kısaca Ginsberg, o şiiriyle Amerika tarihinin en gerçek sayfalarından birini yazmıştı. “Zaman zaman Amerika ben değil miyim diye düşündüğüm oluyor” diyen o şair, şimdi bana günün 24 saati “Türkiye ben değil miyim diye” düşündürtüyor.

Diyorum ki politika, kravat takmış cinayettir. Tarihte bunun aksini ispatlayacak tek bir dönem yok. Bu yüzden o kravatlı caniye karşı gelenlerden başka sarılacak dal bulamıyoruz. Ginsberg bunlardan biri. Bir diğeri ise büyük romancı, sıkı müzisyen ve gazeteci Boris Vian’dı. Vian, 1955’te Fransa Cumhurbaşkanı’na açık mektup niteliğinde bir şarkı yazdı. Askerliğe “vicdani ret” çeken “Kaçak” adlı bir şarkı. “Efendi misiniz, kodaman mısınız ne / bir mektup yazıyorum size” seslenişiyle başlayıp “dövüşmeye hiç istek yok içimde, / insancıkları öldürmeye gelmedim ben bu yeryüzüne” dizeleriyle süren bir tokat. Tarihteki bir diğer şiirsel ve zeka dolu tokat da Puşkin’den, o dönemin baskıcı “kodaman”ına geliyordu; “Rus çarını fener direğine assalar / bütün Rusya aydınlanırdı.” Ginsgberg’in Amerika şiirini yazdığı dönemde ABD başkanı kimdi unuttuk. Vian’ın şarkısını yasaklayan cumhurbaşkanının ismi neydi, hatırımızda değil. Puşkin’in fener direğine astığı o faşist adamın bugüne kalan tek izi yok. Silindiler… Geriye yalnız yazımına sebep oldukları şiirler kaldı. Onlarda da adları bile yok. Silikler!

KAPIYI AÇ BEZİRGÂNBAŞI

Türkiye’ye gelince, elbet bu coğrafyada da birçok cesur adam dizeler yazdı, yazacak. Beni en etkileyen iki örnekten biri Cemal Süreya’nın “Turgut Özal’a Birlikte İntihar Önerisi” adlı şiiridir. Şiirinde yanına Muzaffer Buyrukçu’yu da alan Süreya, Özal’a “intihar etmelisiniz!” teklifinde bulunup “ülkemiz sizden kurtulsun / biz de bir işe yaramış olalım” diyordu. Fakat sonuç beklenen gibi oldu; Turgut Özal, Cemal Süreya ve Muzaffer Buyrukçu’nun bu intihar teklifini görmezden geldi. İkinci örnek ise Ginsberg’in Amerika eserini ülkemize “uyarlayan” küçük İskender’in “Türkiye” şiiri. Heybetli bir tarih dersi olan o şiir belki de tüm kaderimizi anlatan bir bitişe sahip; “biz yine geliriz; yine yazar, söyleriz; ölürüz; / biz yine gideriz; sen, rahatını bozma o zaman, / güzel bir çocuk gibi bu şık dünya yatağında, / böyle masum böyle mazlum uyu Türkiye”

Bugünlerde yine politikacıların en şanslı dönemi yaşanıyor. Mecburen alıntılarla dolan bu yazıdaki dizeleri, mevcut “devlet büyükleri”nin de üstüne alınması gerekiyor. Ve şans bu ya; başbakanımız milyonları sollayıp, ülkede adına en çok şiir yazılmasını hak eden kişi. Ses birikti, kelimeler kapıda. Tıpkı şair Onur Behramoğlu’nun yazdığı gibi; “her yer taksim kapıyı / aç bezirgânbaşı!” Size şiirler yazacağız bezirgânbaşı, ama hiçbirinde adınız olmayacak.

01.03.2014 / Karşı Gazete’deki yazım.

Bir Recep İvedik Filmi: ŞAHAN GÖKBAKAR

image

Yazıya hem Şahan Gökbakar’ı hem de karşısında duranları bir yükten kurtararak başlayalım. Şahan Gökbakar’ın güldüremeyip yalnız derin düşüncelere saldığı insanlar onun artık iyice bir saray soytarısı haline geldiğini söylüyor. Ezbere ve yanlış bir etiket bu; Osmanlı sarayına Yıldırım Bayezid döneminde girmeye başlayan saray soytarıları, kibir ve saldırganlıktan önce zekayı ilk sıraya koyuyordu. Sonrasında kimi padişahları avcunun içine alıp rüşvet ağları oluşturmak gibi “ticari” girişimleri de geldi fakat öncelik yalandan da olsa incelikli bir mizahtı. Saray soytarıları çoğunlukla, hani denir ya, karşısındakini kıvrak “zekasıyla” döverdi.

Aslında yıllar önce bunu “Dikkat Şahan Çıkabilir” adlı programındaki farklı tiplemelerin skeçleriyle Şahan da yapabiliyordu. Ama sonra o programda canlandırdığı karakterlerden biri para ve şöhreti bulup yaratıcısı Şahan’a tekmeyi çaktı. Cam kenarında bira içip yalnızlığının hoyratlığını yaşayan mahalle abisi, yani şimdiki Recep İvedik karakteri; o programda üretilen bir Frankenstein. Gökbakar’ın mahvına sebep olmasıyla değil yalnızca; Recep İvedik de Frankenstein kadar dramatik, saf ama yoz, çocuksu ama öc alıcı. Ve Şahan-Recep ilişkisinde bilhassa ilk filmden sonra tablo terse döndü. Artık karşımızda bir Şahan Gökbakar karakteri olarak Recep İvedik yok. Muhattabımız Recep İvedik elinden çıkma bir hayali karakter; Şahan Gökbakar. Bu tespitte de kırıcı bir yan yok; herkesten çok sarılıp sahip çıktığı karakterinin böyle yücelmesi, eserin sahibini de hoşnut ediyor olmalı.

Şahan: Kırılmış Bir Adam

Kule olsa Pisa Kulesi olurdu. Su olsa denizlik taslayan Hazar Gölü. Oysa ki Pisa, çarpıklığı dışında yine güzel kule. Hazar gölü de öyle ve belki Şahan da. Ama Pisa ve Hazar gibi Şahan’ı da çarpıklaştıran bir doğa var hayatta; erken yaşta kaybettiği babası, sonrasında aldığı iyi eğitim ve İstanbul’a yerleşip reklam seçmelerine katılmaya başlaması… Televizyon aleminin kapılarını zorlayan o zamanki Şahan, kendi başına tutunmaya çalışan ve refah arayan bir erkekti. Hepimiz gibi. Ama her erkek gün gelir geçmişinden öc almaya başlar; Şahan da şöhret ve parayı yani iktidarı ele aldığından beri kendisine en ufak eleştiride bulunanlara saldırmayı seçer oldu. Geçenlerde Haldun Dormen’le yaşadığı mevzu da buna üzücü bir örnek. Şahan, bir yerde kırılmış bir adam, nerede bilmiyoruz. Bu mühim de değil, kendi bakışıyla biz onun sadece müşterileriyiz. Fakat onun bilmediği konu daha mühim; Şahan Gökbakar, Recep İvedikleşmeyip daha iyi huylu ve ince düşünceli davransaydı şu an onun filmlerini aşağılayanlar Recep İvedik karakterini de çok sevecekti. Çünkü Recep İvedik aslında hepimizin abisiydi bir dönem…

Ego Kulesi

Bir sokak köşesinde gece yarılarına kadar çekirdek yiyip muhabbet eden mahalle gençleri; aralarında bir de semtin bir abisi var. Fazla kaybetmiş, ağzı bozuk, kural tanımayan ve art niyetsiz bir abi. Güldüren, güldürdükçe pervasızlaşan, bir sıkıntı olsa sevdiği çekirdekçi tayfanın yardımına koşan bir abi. Fakat o köşebaşının gençleri büyür, okullardan mezun olup iş bulur ve bir de evlenip hayatını “rayına” sokar. Ve o gençlerden birinin yolu yıllar sonra eski semtine düşerse abisini yine aynı köşebaşında bulur; üstünde yine aynı mont, ağzında aynı sigara ve sesinde benzer ucuz küfürler vardır. Fakat tanımazlıktan gelinir eski abi, karısının elini tutan adam hızla uzaklaşır o sokaktan. Recep İvedik’i tanımazlıktan geliyoruz çünkü hayatımızdaki Recep İvediklere aslında gülüyoruz. Bunu saklıyoruz çünkü hepimiz Şahan gibi geçmişimizden öc almak niyetindeyiz.

Karakterinin ellerinde boğulan Şahan, yaratıcısının talihsiz tavırlarıyla canavarlaşan Recep İvedik; başlı başına bir dram. Asıl film bu hikayede yatıyor. Ve sanatın hep ihtiyaç duyduğu ayaklanma hissini içinde coşkuyla taşıyan komedyen, bir nevi Spartacus olabilecekken, tavırları, argümanları ve zekadan çok şiddete meyleden alaycılığıyla çarpık bir ego kulesi olmayı tercih ediyor. Eminim Pisa Kulesi de eğikliğini kendinde değil yeryüzünde buluyordur. Tıpkı Şahan ve hepimiz gibi…

(Karşı Gazete / 23.02.2014)